|
Isparta
Adının Kaynağı
Bugünkü
Isparta’nın yerinde ya da yakınlarında ilkçağda Baris adlı
bir kentin olduğu ve Isparta adının Baris isminden geldiği
düşünülmekte idi. Şehir ve civarında yapılan araştırmalarda
herhangi bir kent kalıntısı olmadığı tespit edilmiştir. 1948
yılında L. Robert, bulduğu bir yazıtla bu antik kentin
Keçiborlu-Kılıç Kasabası yakınında Fari’de olduğunu
belirtmiştir. Isparta adının ilkçağdaki kökeni olarak
Saporda adı üzerinde durulmaktadır. Polybiosda’ki (V.72) bir
metinde “Aynı yılın yazında, Selgelilerce kuşatılan ve
zaptedilmek tehlikesiyle karşılaşan Pednelissos’un halkı
Seleukos Prensi Akhaios’a ulak gönderip yardım istedi. Bu
isteğin hemen kabul edilmesi üzerine Pednalissoslular yardım
gelecek umuduyla yüreklendiklerinden, kuşatmaya inatla
direnir oldular; Akhaiosda seferin komutanlığına Garyeris’i
atayarak, onunla birlikte 6.000 yaya ve 500 atlıyı yardıma
gönderdi. Selge’liler bu kuvvetin geldiğini duyunca
askerlerinin çoğuyla ‘Basamaklar’ denilen yerdeki geçidi
tuttular. Saporda'ya giriş onların denetimindeydi ve tüm
geçit verebilecek diğer yerleri geçilmez hale getirmişlerdi”
yazmaktadır. Selge güney Pisidia’dadır. Pednelissos’un yeri
kesin olarak tespit edilmiş olmamakla birlikte Selge
civarındaki kentlerden birisi olduğu düşünülmektedir. Sardes
(Salihli)de üstlenen Seleukos Prensi Akhaios bölgeye
göndereceği yardım için Eumenia (Çivril), Apameia (Dinar),
Isparta, Çandır yolunu kullanmış olmalıdır. Bu durumda
“Saportaya giriş onların denetimindeydi” derken sözü edilen
geçidin şimdiki Isparta civarında olabileceği ileri
sürülmektedir. XIV. yüzyıl Arap kaynaklarında ilin bugün
bulunduğu yöre Saparta olarak anılmakta, Isparta adının bu
sözcükten geldiği sanılmaktadır.
Tarih Öncesi Dönem
Isparta Akdeniz, Ege ve İç Anadolu Bölgeleri arasında
önemli bir coğrafi noktadadır. Tarih boyunca sürekli
yerleşim gören “Göller Bölgesi” Pisidia olarak
adlandırılmıştır. Bölge güneyden Toros Dağları, kuzeyden Acı
Göl ve Burdur Gölü arasından geçen Söğüt Dağlarının
uzantıları ve Sultan Dağları ile çevrelenmiştir. Doğu sınırı
Beyşehir Gölü’nün batısından ve güneydoğu köşesinden
Manavgat Çayı’nın ortasına kadar olan yeri kaplar.
Bölgeye ilk yerleşimlerin tarihi Üst Paleolitik (MÖ
35.000-10.000) ve Mezolitik (MÖ 10.000-8.000) dönemlere
iner. 1944 yılında Ord. Prof. Dr. Şevket Aziz Kansu ve ekibi
tarafından kazısı yapılan ilk Paleolitik merkez Senirce ve
Bozanönü yakınında Bozanönü istasyonunun kuzeyinde bulunan
tabii mağaralardan Kapalıin’de tespit edilmiştir. Aynı ekip
tarafından Baladız ve İğdecik Köyü arasında tren yolu
açılırken ortaya çıkan kum tepeciğinde yapılan kazıda
Mezolitik bir merkez ortaya çıkmıştır. Bu çalışmalar Isparta
il sınırları içindeki en erken yerleşimlerdir. Neolitik
Dönemde (MÖ 8.000-5.500) bölge Anadolu’nun en önemli kültür
bölgeleri arasındadır. Burdur İlindeki Hacılar, Kuruçay ve
Bademağacı höyükleri bu yerleşmelerin en fazla bilinenleri
arasındadır. Isparta İl sınırları içinde Neolitik malzeme
veren Örenköy Höyük (Örenköy), Yeniköy Höyük ve Teknepınar
Höyükleri (Sücüllü) olmakla birlikte yeni yapılacak
araştırmalarla bu sayının artacağı muhakkaktır. Kalkolitik
Çağda da (MÖ 5500-3000) bölge önemini sürdürmüştür. İl
sınırları içinde 12 höyükte Kalkolitik Dönem malzemesi
bulunmuştur. Tunç Çağ (MÖ 3000-1200) yerleşiminin bol olduğu
Isparta ilinde Neolitik ve Kalkolitik yerleşimlerinde
üzerinde olduğu toplam 56 adet höyük tespit edilmiştir. Tüm
höyüklerde Tunç Çağ yerleşimi bulunmaktadır.
Tarihi Dönem
Hitit Döneminde (MÖ 1800-1200) metinlerde bölgenin adı
“Pitaşşa” olarak geçmektedir. Çeşitli kaynaklarda farklı
yerlerde gösterilen Arzava Ülkesinin muhtemelen klasik
çağlardaki Pamphilya ve Pisidia bölgesi sınırları üzerinde
yeralmış olabileceği düşünülmektedir. Hititlerin siyasi bir
güç olarak ortaya çıkmalarından sonra Arzava
konfederasyonunu oluşturan krallıklarla sürekli çekişme
içinde olunmuştur. Hitit döneminde Arzava adı verilen bölge
olduğu ileri sürülen Pisidia toprakları hiçbir zaman tam
olarak Hitit egemenliği altına girmemiştir.
Hitit Devletinin yıkılması ile Friglerin Anadolu’da MÖ 750
yılında bir devlet olarak ortaya çıktığı zamana kadar geçen
dönem karanlıktır. Friglerin güneydoğudaki hakimiyet
sahasının sınırı; Yarışlı Gölü ve Düver arasında Frig
seramiği bulunması, göl içinde küçük adada Frig iskanının
tespiti bu kesimde Frig yerleşiminin varlığını
kanıtlamaktadır. Fakat Friglerin yayılım alanının doğusunda
kalan Pisidia bölgesini egemenlikleri altına alıp
almadıkları ve bu bölgeyle olan ilişkileri bilinmemektedir.
MÖ 695 yılında Kimmerler tarafından yıkılan Frig Devleti
yerine Lidyalılar, Batı Anadolu Bölgesinde büyük bir devlet
kurmuşlardır. Mermnad sülalesinden Kral Kroisos (MÖ 561-547)
zamanında en geniş şeklini alan Lidya sınırlarını
Herodotus’dan öğreniyoruz. Herodotus Kroisos’un Likya ve
Kilikyalılar dışında Halys’in (Kızılırmak) batısındaki tüm
kavimleri hakimiyeti altına aldığını yazmaktadır. Pisidia
bölgesinde Lidya hakimiyetine işaret edecek herhangi bir
arkeolojik delil bulunmamaktadır. Muhtemelen Lidya Devleti
Pisidia bölgesini siyasi olarak kapsamış olmalıdır.
MÖ 547 yılında Sardesi alarak Lidya Devletini yıkan Persler,
MÖ 334 yılına kadar Anadolu’ya hakim olmuş ve Lydia Devleti
egemenliğindeki toprakları kontrolleri altına almışlarıdır.
Pisidia bölgesi de bu dönemde Pers egemenliğine girmiştir.
Tarihi kaynaklarda Pisidia adına ilk kez MÖ 5. yüzyıl
sonunda rastlanır. Batı Anadolu satrabı Genç Kyros Ağabeyi
Pers Kralı II. Artakserkses’e (MÖ 405-359) karşı yapacağı
seferin hazırlıklarını gizlemek için Phrigia’ya yağma
akınları düzenleyen Pisidialılara karşı ceza seferi
hazırlıkları içinde olduğunu bildirmiştir. Bu tarihi
vesikalar içinde olan ilk Pisidialılar adıdır.
Pisidia topraklarına girmeyerek kuzeyinden geçen Kyros’un
ordusu MÖ 401 yılında Kunaksada yapılan savaşta Artakserkses
II’ye yenilmiştir. Bu savaşla Anadolu’daki Pers egemenliği
sarsılmıştır. Bağımsızlıklarını elde etmek isteyen Pers
Valileri ve Mısır, Kıbrıs ve Anadolu’nun bazı bölgeleri
ayaklanmalara katılmışlardır. Pers Kralı Artakserkses II’nin
MÖ 386 yılında Greklerle yaptığı Antialkidas Antlaşması
sırasında Mısır’da XXIX. sülale firavunlarından Akoris (MÖ
393-380) isyana teşebbüs etmek isteyen Karya satrabı
Hekatomnos ve isyan halinde bulunan Kıbrıs Kralı I
Euagoras’a her türlü Pisidialılarla bir antlaşma yapmıştır.
Bu antlaşma dahilinde ayaklanmaya Pisidialıların da
katıldığı bilinmektedir. MÖ 334 yılında Anadolu’ya giren
Büyük İskender’in egemenliğine geçen bölge MÖ 323 yılından
ölümüne kadar bu durumunu sürdürmüştür. Büyük İskender’in MÖ
323 yılında Babil’de ölmesinin arkasından, halefleri
Seleukos ve Lysimakhos arasında MÖ 281 yılında yapılan
Kurupedion Savaşında Seleukos’un savaşı kazanmasıyla
Anadolu’nun tamamı Suriyeli sülaleye geçmiştir. Bu dönemde
Pisidya bölgesinde Seleukoslar tarafından Seleukeia Sidera
(Atabey-Bayat), Apollonia (Uluborlu), Antiokheia (Yalvaç)
kentleri kurulmuştur. Seleukos Kralı Büyük Antiokhos’un
Manisa yöresinde L. Cornelius Scipio komutasındaki Roma
ordusuna yenilmesiyle Apameia Görüşmeleri (MÖ 190-188)
sonucunda Seleukoslar Anadolu’da Toroslara kadar olan tüm
topraklarını kaybetmiş ve bu topraklar Romalılarca Bergama
ve Rodoslular arasında paylaştırılmıştır. Pisidia bölgesi bu
tarihten sonra Bergamalıların egemenliğine geçmiş, Attalos
III’ün MÖ 133 yılından ölümüne kadar Bergama krallığına
bağlı kalmıştır. Kralın vasiyeti üzerine Pisidia bölgesinin
de içinde bulunduğu topraklar Roma’ya bırakılmıştır. Bu olay
aynı zamanda Anadolu’daki Roma egemenliğinin başlangıcı
olmuştur. Aynı yıl Bergama’da krallığın el değiştirmesi ile
ilgili çıkan ayaklanma MÖ 130 yılında Romalı komutan M.
Perperna ve müttefikleri tarafından bastırılmıştır. MÖ 129
yılında Asia Eyaleti kurulmuş ve Pisidia bölgesi bu eyaletin
içine alınmayarak, muhtemelen Bergama isyanının
bastırılmasında yardımcı olan ve bu esnada ölen Kappadokya
Kralı Ariarathes V’in çocuklarına verilmiş olmalıdır.
Bölge, MÖ 102 yılında M. Antonius tarafından korsanların
merkezini oluşturan Kilikia Eyaleti içine alınmış ve MÖ 49
yılına kadar ismen de olsa Kilikia eyaleti İçinde kalmıştır.
Daha sonra Asia Eyaletine bağlanmıştır. Galat Kralı Amyntas,
Antonius tarafından Pisidia ve çevresinde Roma
idarecilerinin kuramadığı otoriteyi kurması için MÖ 39
yılında bölgeye kral olarak atanmış ve MÖ 25 yılında
öldürülünceye kadar görevini sürdürmüştür. Amyntas’ın
ölümüyle krallığın toprakları Roma İmparatoru Augustus (MÖ
27-MS 14) tarafından Galatia Eyaleti haline getirilmiştir.
Bu eyaletin sınırları zaman içinde değişmiş olsa da Pisidia
bölgesi içinde kalmıştır.
Pisidia bölgesinde özellikle İmparator Augustus döneminde
Roma egemenliğinin simgesi olan koloni kentleri kurulmuştur.
Bunlar Antiokheia (Yalvaç), Kremna (Çamlık), Komoma
(Ürkütlü), Olbasa (Belenli), Parlais (Barla)’dır.
Anadolu
Selçukluları Dönemi
Roma İmparatorluğu’nun M. Ö. 395 yılında ikiye
ayrılmasından sonra Bizans İmparatorluğu’na bağlanan
Isparta, VIII. ve IX. yüzyılda yapılan idari ayrıma göre bir
eyalet halini alıyor ve bir dini merkez niteliğini
taşıyordu.
İslam ordularının akınlarının Anadolu’ya yoğunlaştığı son
dönemlerinde Avasım Bölgesi’ne yerleştirilen Türkler ve
Selçuklu Devleti’nin kurulması Anadolu’nun geleceği için
önemli tarihi olayların başlangıcı olmuştur. Bu akınların
sonunda kazanılan Malazgirt Meydan Savaşı, Bizans gücünü
kırarak, bütün Anadolu kapılarının Türkler’e açılmasına
vesile olmuştur. Malazgirt Savaşı’ndan sonra hızla
Anadolu’ya yayılan Selçuklular, kısa sürede Batı
Anadolu’daki birçok yeri de ele geçirmişler; ancak, bu
yörelerdeki Selçuklu egemenliği uzun sürmemiştir. Gerek
Bizans’ın güçlü savunması, gerek Haçlı Seferleri buralarda
sürekli bir egemenlik kurulmasına imkan vermemiş, ele
geçirilen yerler Bizanslılar’la Selçuklular arasında birçok
kez el değiştirmiştir.
II. Kılıç Arslan zamanında (1156-1192) yoğunlaşan
Bizans-Selçuklu savaşları, 1176’da Anadolu Selçukluları’nın
Bizans ordusunu Miryakefalon’da büyük bir bozguna
uğratmasıyla dönüm noktasına varmıştır. Bu savaş sonrasında
Uluborlu da ele geçirilmiştir. Isparta yöresi bütünüyle,
ancak 1204’te III. Kılıç Arslan’ın saltanatı sırasında
fethedilebilmiştir. I. Keyhüsrev (1204-1210) ve I. Keykavus
(1210-1219) dönemlerinde yöredeki Selçuklu egemenliği daha
da pekişmiştir. Alaeddin Keykubad da (1219-1237), Antalya
yöresini bütünüyle ele geçirince bölgenin fethi tamamlanmış
oldu. Ancak II. Keyhüsrev döneminde (1237-1246) başlayan
Moğol akınları, giderek Anadolu Selçuklu Devleti’ni
çökertince Batı Anadolu’da egemenlik yöre yöre kurulan
beyliklerin eline geçmiştir.
Beylikler Dönemi
XIII. yüzyıl başlarında Selçuklular’ın Isparta, Eğridir
ve yalvaç yörelerine yerleştirdiği Teke aşiretine bağlı
Türkmenler, Anadolu Selçuklu Devleti’nin sona ermesinden
kısa bir süre önce bu yörede Hamidoğulları Beyliği’ni
kurmuşlardır (1301). Beyliğin kurucusu Feleküddin Dündar Bey
beyliğe büyükbabasının adını vermiş ve önce Uluborlu’yu,
daha sonra da Eğridir’i beyliğin merkezi yapmıştır.
Hamidoğulları Beyliği, kuruluşundan bir süre sonra güneye
doğru yayılarak, Gölhisar, Korkuteli ve Antalya’ya doğru
genişlemiştir. Antalya ve çevresi Dündar Bey’in kardeşi
Yunus Bey’in yönetimine girince Hamidoğulları Beyliği,
Eğridir ve Antalya olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Isparta bu
kollardan Eğridir’e bağlanmıştır. Anadolu Selçuklu
Devleti’nin yıkılışından sonra, Karamanoğulları Konya’yı ele
geçirmiş ve tüm uçlara egemen olmak istemişlerdir. Ama
aralarında Hamidoğulları’nın da bulunduğu uç beyleri bu
girişime karşı çıkarak, sürekli savaşlarla bağımsızlıklarını
korumaya çalışmışlardır.
Dündar Bey XIV. yüzyıl başlarında oldukça güçlenerek
Anadolu’daki öbür beyliklere oranla üstün bir duruma
gelmiştir. Ancak Anadolu beylerine İlhanlı egemenliğini
kabul ettirmek için 1314’te Anadolu’ya gelen Emir Çoban’a
bağlılıklarını bildiren beyler arasında Dündar Bey de yer
alıyordu. Ama, 1324’te İlhanlılar’ın Anadolu Valisi
Temürtaş, Hamidoğulları Beyliği üzerine de yürümüş ve
Antalya’ya sığınan Dündar Bey’i yakalatarak öldürtmüştür.
Temürtaş, Dündar Bey’in elindeki yerleri kendi yönetimi
altına almış ve Antalya’yı da Dündar Bey’in kardeşi Yunus
Bey’in oğlu Mahmud’a vermiştir. Temürtaş’ın İlhanlı
Hükümdarı Ebu Said Bahadır Han’a karşı ayaklanarak
Memlükler’e sığınmasından sonra, Dündar Bey’in oğlu Hızır
Bey Anadolu’ya gelerek beyliğin yönetimini üstlenmiştir
(1327).
Hızır Bey 1328’de ölünce yerine geçen kardeşi Necmeddin
İshak Bey, Beyşehir ve Akşehir yörelerini beylik
topraklarına kattı. Yönetimde yeni düzenlemeler yaparak,
ordusunu güçlendirdi. Komşu beyliklere karşı savaş
hazırlıkları yaptığı sırada ölünce, yerine Gölhisar Beyi
olan kardeşi Mehmed Çelebi’nin oğlu Muzaffereddin Mustafa
Bey geçti. Onun zamanında beylikler her bakımdan en güçlü
dönemini yaşamıştır. Ölünce yerine oğlu Hüsameddin İlyas Bey
geçmiştir. İlyas Bey döneminde Hamidoğulları ile
Karamanoğulları arasında süregelen çatışmalar daha da arttı.
Karamanoğulları İlyas Bey’in topraklarının bir bölümünü
işgal etti. Ama İlyas Bey, kaybettiği toprakları
Germiyanoğulları Beyi Süleyman Şah’ın yardımıyla geri aldı.
İlyas Bey’in 1374’ten önce öldüğü sanılmaktadır. Çünkü bu
tarihte beyliğin başında oğlu Kemaleddin Hüseyin Bey
bulunuyordu. Hüseyin Bey, Karamanoğulları’nın saldırılarını
ancak Osmanlılar’ın yardımıyla engelleyebileceği
düşüncesiyle, daha önce Eşrefoğulları’ndan alınan Yalvaç,
Şarkikaraağaç, Beyşehir, Akşehir ve Seydişehir yörelerini
1374’te 80. 000 altın karşılığında Osmanlılar’a sattı. I.
Murad ile iyi ilişkiler kuran Hüseyin Bey, Kosova Savaşı’nda
Osmanlılar’a yardım etmek amacıyla oğlu Mustafa Bey
komutasında bir birlik göndermiştir. Ancak bu savaşta 1.
Murad ölünce, Karamanoğulları, Hamidoğulları’nın
topraklarını bütünüyle ele geçirmiştir. 1390’da
Karamanoğulları’nın üzerine yürüyen Yıldırım Bayezid, bu
toprakları geri aldı. Böylece kısa bir süre için
Karamanoğulları’na geçen Isparta yöresi bütünüyle Osmanlı
yönetimine girmiştir. Kemaleddin Hüseyin Bey’in 1391’de
ölmesiyle de Hamidoğulları Beyliği sona erdi. Yıldırım
Bayezid, Hamidili’nin yönetimini oğlu İsa Çelebi’ye
bıraktıktan sonra Antalya üzerine yürümüştür.
Osmanlılar Dönemi
Anadolu beylikleri, daha önce yitirdikleri toprakları,
1402 Ankara Savaşı’ndan sonra Osmanlı Devleti’nin içine
düştüğü bunalım döneminde, yeniden ele geçirdiler. Bu arada
Timur’un torunu Mehmed Mirza’nın hapisten kurtardığı II.
Mehmed Bey de Karamanoğulları Beyliği’nin başına geçti.
Karamanoğulları’nın egemen olduğu yerlerden başka,
Osmanlılar’a bağlı Isparta, Eğridir, Kırşehir ve Kayseri’yi
de ele geçirdi. Osmanlı Devleti Çelebi Mehmed’le yeni bir
yönetime kavuştuktan sonra, kaybedilen yerleri ele geçirmek
için girişimlere başlandı. Çelebi Mehmed, Karamanoğlu Mehmed
Bey’i bir savaş sırasında esir aldı (1415). Böylece Isparta
yöresi yeniden Osmanlılar’a bağlandı ise de bir süre sonra
yine Karamanoğulları’nın eline geçmiştir. Mehmed Bey’in
ölümünden sonra oğlu İbrahim Bey ile amcası Ali Bey arasında
taht kavgaları başladı. İbrahim Bey II. Murad’dan yardım
istedi ve yardım karşılığında Hamidili, Beyşehir ve
Otlukhisarı’nı Osmanlılar’a bıraktı. II. Murad da,
Hamidili’nin yönetimini Şarabdar İlyas Bey’e verdi.
II. Murad’ın yardımıyla Karamanoğulları Beyliği’nin başına
geçen İbrahim Bey, güçlendikten sonra Osmanlılar’a verdiği
yerleri geri almak için girişimlere başladı. Tek başına
karşı çıkamayacağını anlayınca da Sırplar ve Macarlar’la
anlaştı. Bu anlaşmadan sonra Beyşehir ve Hamidili yöresine
saldırarak, Hamidili Sancak Bey’ini tutsak etti. Bu olay
üzerine II. Murad, önce Rumeli Beylerbeyi Sinan Paşa
yönetiminde Macarlar üzerine bir kuvvet gönderdi. Macarlar’ı
etkisiz hale getirdikten sonra da İbrahim Bey’in üzerine
yürüdü ve yanında bulunan İsa Bey’i Karamanoğulları Beyi
olarak ilan etti. Daha sonra, dönemin önemli bilim
adamlarından Mevlana Hamza, arabuluculuk yaparak İbrahim
Bey’i bağışlattı. İbrahim Bey, yine Beyliğin başında kaldı
ve Osmanlılar’dan aldığı yerleri geri verdi.
Bu olaydan sonra, XVI. yüzyıl başlarına değin Isparta ve
yöresinde önemli bir siyasal olay olmadı. XVI. yüzyıl
başlarından itibaren ise Osmanlı Devleti’ni uzun süre
uğraştıran Şahkulu Ayaklanması, Isparta yöresini de
etkiledi. Burdur, Isparta, Gölhisar ve Sandıklı yöresine de
saldıran Şahkulu, buraları yağmaladı ve çok sayıda kişiyi
öldürdü. Ayaklanma bastırılarak Şahkulu öldürüldükten sonra
(1511), Isparta ve Antalya yöresinde ele geçirilen Şiiler
Mora’ya sürüldüler.
XVI. yüzyılda güneybatı Anadolu’daki önemli pazarlardan biri
de Hamid pazarıydı. Gerek Hamidoğulları Beyliği döneminde ve
gerek Osmanlı yönetimi sırasında Isparta, önemli bir
dokumacılık merkeziydi. Ayrıca, Isparta çevresindeki
ormanlardan elde edilen adragan zamkı Avrupa piyasalarında
oldukça aranan bir üründü. Halıcılık ise ancak XV. yüzyıla
doğru dış piyasalarda önem kazanmaya başladı.
XVI. yüzyılın ikinci yarısından başlayıp giderek artan
ekonomik bunalım, Osmanlı toplum yaşamını önemli ölçüde
etkilemiştir. Bu dönemde dünyadaki fiyat artışları, ülke
dışına yiyecek maddesi kaçırılmasına yol açmış, bu da
Anadolu’da büyük bir yiyecek kıtlığına sebep olmuştur. Bunun
yanı sıra, ekonomik bunalım sonucu topraklarını bırakmak
zorunda kalan halk “levend” adı altında soygunculuk yapmaya
başlamıştır. Isparta ve yöresi de bu olaylardan oldukça
etkilenmiştir. Bu dönemde suhteler (medrese öğrencileri) de
gruplar halinde Anadolu’nun çeşitli yerlerinde dolaşarak
olaylar çıkarmış, soygunlar yaparak birçok insanı
öldürmüşlerdir. 1559’da İstanbul’dan Hamid Sancağı Kadısına
gönderilen bir fermanda, Isparta yöresinde dolaşan
suhtelerin çıkardıkları olaylardan söz edilerek, bu
kişilerin yakalanıp cezalandırılmaları için Mirza Bey adlı
bir kişinin görevlendirildiği bildirilmektedir. Hamid
Sancağı bu dönemde Ege Bölgesi’nden sonra suhte
ayaklanmalarının en çok görüldüğü yerdir. O kadar ki,
1558’de Şehzade Bayezid ile sefere çıkan Hamid Sancak Beyi
Mustafa Bey’e hemen sancaktaki görevine dönmesi
bildirilmiştir. Hamidili’ndeki suhte olayları 1572
sonrasında da aynı yoğunlukta sürmüştür. 1573’te Hamid
Sancağı’nda suhteler olay çıkarmış ve sancaktaki sipahiler
bu kişilere yardım ederek yakalanmalarını önlemişlerdir. Bu
dönemde olayların yoğunlaşmasına karşın Kıbrıs’a gönderilen
sancak beyi, bir yazısında bu durumdan yakınmaktadır. Hamid
Sancak Beyinin Kıbrıs’a gitmesinden sonra yerine vekil
olarak bıraktığı Hamza Bey’in raporlarından öğrenildiğine
göre, sancaktaki Beydili Köyü halkı Hüsam adlı bir suhteyi
yakalayarak sancak beyine teslim etmiş ve bunun üzerine 200
kişilik bir grup köyü basmaya kalkışmışlarsa da sancak beyi
ve sipahilerin çabaları karşısında başarısız kalmışlardır.
1574 baharında Anadolu askerlerinin sefere çağrılması,
yöredeki suhte olaylarının da artmasına neden olmuştur.
Isparta ve yöresindeki suhte olayları 1587’de daha da kanlı
bir biçime bürünmüş, Hamid ve Teke sancaklarında zengin
tımar ve zeamet sahiplerine saldırmaya başlamıştır.
Isparta’da Taşviran Köyü’nü basan suhteler burada 32 kişiyi
öldürmüşlerdir. Suhte ayaklanmalarının önlenememiş olması,
aralarında Isparta’nın da bulunduğu birçok kent halkının
hükümete karşı büyük güvensizlik duymasına yol açmıştır.
Ayaklanmaları önlemek amacıyla il erleri serdarlarına, hatta
çavuş ve subaşı gibi kişilere yetki verilmesi suhtelerin
daha fazla taşkınlık yapmalarından başka sonuç vermemiştir.
XVII. yüzyılda Isparta yöresini etkileyen önemli bir olay da
Haydaroğlu ayaklanmasıdır. 1645’te, Isparta yöresinde ortaya
çıkan Kara Haydar adında bir kişi soygunlar yaparak, yöreyi
uzun süre tedirgin etmiş, daha sonra da yakalanarak
öldürülmüştür. Oğlu Mehmed, babasının öcünü almak için
Haydaroğlu adıyla yörede soygunculuğa başlamış, yakalanması
için de Eski Anadolu Valisi İbşir Paşa görevlendirilmiştir.
Gerek İbşir Paşa, gerek daha sonra görevlendirilen
Küçükçavuş Ahmed Paşa, Haydaroğlu karşısında başarısız
kalmışlardır. Ahmed Paşa, Haydaroğlu’nun en güçlü yardımcısı
olan Katırcıoğlu’nun adamlarınca öldürülmüş ve askerlerinden
bir bölümü Haydaroğlu güçlerine katılmışlardır. Bunun
üzerine Haydaroğlu’nu yakalama görevi Ketencizade Mehmed
Paşa’ya verilmiştir. Haydaroğlu, Mehmed Paşa’yı öldürdükten
sonra Afyonkarahisar üzerine yürüyerek kenti yağmalamış,
sonra Isparta üzerine yürümüştür. Bu dönemde Isparta Sancak
Beyliği’ne Hacı Sinan Paşazade Mehmed Paşa atanmıştır. Ama
Mehmed Paşa kendi yerine mütesellimi Abaza Hasan Ağa’yı
göndermiştir. Haydaroğlu’nun kent yakınlarına geldiğini
öğrenen halk, haber göndererek ne istenirse vermeye hazır
olduklarını bildirdiler. Bunun üzerine Haydaroğlu Isparta
halkından 3.000 kuruş vergi istedi. Kent halkı istenilen
parayı toplamak gerekçesi ile onu oyalarken, Abaza Hasan Ağa
da savaşabilecek durumdaki kişilerden bir güç oluşturarak,
Haydaroğlu’na saldırdı ve yakalayarak İstanbul’a gönderdi.
Haydaroğlu’nun İstanbul’da idam edilmesinden sonra en güçlü
adamlarından ve Isparta yöresi Türkmenlerinden olan
Katırcıoğlu, Haydaroğlu güçlerinin başına geçti. Bir süre
devlete karşı başkaldırışını sürdüren Katırcıoğlu, daha
sonra isteği üzerine bağışlanarak kendisine Beyşehir Sancağı
verildi. Katırcıoğlu Karaman Valiliği ve Isparta Sancak
Beyliği görevlerinde de bulunmuştur.
XIX. yüzyıl başlarında Isparta bir veba salgını geçirmiştir.
Bu salgın sonunda 200-300 kişi hayatını kaybetmiştir. Aynı
dönemde ilk kız rüştiyesi, ”İnas Rüştiyesi” adı altında
açılmıştır. Bu yüzyıl boyunca Isparta Sancağı, oldukça sakin
bir dönem geçirdi.
Osmanlı Devletinin son yıllarında Isparta’nın başlıca
ekonomik etkinliği gül yağcılığı, halıcılık ve haşhaş
üretimiydi. Isparta’nın ihracatı da bu ürünlere dayalıydı.
1908’de İzmir’de kurulan “The Oriental Carpet Manufactures
Limited” adlı şirket halı üretiminde Uşak’tan sonra en büyük
ağırlığı Isparta’ya vermiş, burada 2160 tezgahlık bir
imalathane kurmuştur.
Yapılan araştırmalar sonucu Göller Bölgesi’nin Türkiye’nin
ikinci derece deprem sahası içinde yer aldığı ortaya
konmuştur. Dolayısıyla, Isparta’nın da merkezinde olduğu bu
bölgede tarihi süreç içerisinde şiddetli depremler meydana
gelmiştir. Bilinen en önemlileri, 1875’te Dinar, 1899’da
Isparta ve 1914’teki Burdur-Isparta en şiddetli
depremlerdir. 3/4 Ekim 1914 gece yarısı, Alaşehir, Denizli,
Burdur, Isparta, Eğirdir, Seydişehir ve Akşehir’i kapsayan
ve geniş bir alanı etkileyen 7.1 şiddetinde bir deprem
meydana gelmiştir. Deprem, en kuvvetli bir şekilde
Burdur-Eğirdir gölleri arasında hissedilmiş, özellikle
Burdur ve Isparta ile bu iki şehir arasında kalan köylerde
büyük zarara yol açmıştır. Arşiv vesikalarına göre
sarsıntılar yer yer en az altı gün sürmüştür. Bu deprem,
Isparta sancağında büyük yıkımlara sebep olmuştur.
Isparta’da 3.700 binanın tamamen yıkıldığı, ayakta
kalanların ise oturulacak durumda olmadığı tespit
edilmiştir. Bu arada şehir merkezinde çıkan yangında, Pamuk
Hanı, Kundakçıoğlu Hanı, 15 dükkan ve iki ev yanıp kül
olmuştur. Depremin gece meydana gelmesi, ölü sayısının
artmasına sebep olmuştur. Isparta şehir merkezi ve
köylerinde enkaz altında kalarak ölenlerin sayısı 1.500,
yaralananların sayısı ise 500 olarak tespit edilmiştir.
Yaklaşık 20.000 kişi bir anda sokak ortasında kalmıştır.
Deprem ayrıca, Keçiborlu Nahiyesi ile Kılıç, Senir, Çukur,
Ali, Lağus (İlavus) Deregümü köylerinde büyük tahribat
yapmıştır.
Birinci Dünya Savaşı yıllarında Ispartalılar bir taraftan
depremde yıkılan evleri ve kayıplarının telafisi ile
uğraşırken diğer yandan da memleket genelinde olduğu gibi
savaşın açtığı zarar, yokluklar, hastalıklar ve benzeri
sıkıntılarla uğraşmak zorunda kalmıştır.
Milli Mücadele Dönemi
Birinci Dünya Savaşı’nın Osmanlı Devleti ve
müttefiklerinin aleyhine sona ermesinin ardından, 30 Ekim
1918 tarihinde imzalanan Mondros Antlaşması’nın 7. Maddesi
doğrultusunda, galip ülkeler, daha önce kendi aralarında
yaptıkları gizli antlaşmalara göre çeşitli bölgeleri işgal
etmeye başladılar. Bu işgallere karşı da bütün Anadolu’da
tepki hareketleri ortaya çıkmaya başladı. İşte Türk
milletinin varlığını ve istiklalini korumak için bütün
imkanlarını sonuna kadar seferber ettiği olağanüstü bu
döneme Milli Mücadele Dönemi denilmektedir. Anadolu’nun
hemen hemen her yerinde millî teşkilatların kurulduğu,
düşmana karşı topyekün bir ayaklanmanın millî bir galeyanın
oluştuğu bu dönemde, millî mücadele ruhunun filizlenip,
başarıya ulaşmasında Isparta’nın da olağanüstü hizmet ve
katkıları olmuştur.
a) Düşman İşgallerine Karşı Isparta’dan İlk Tepkiler:
Yunanlıların İzmir’e ayak bastığı duyulur duyulmaz,
Anadolu’nun diğer yerlerinde olduğu gibi Isparta ve
kazalarında da olağanüstü bir heyecan oluşmuş, halt galeyana
gelmiştir. İzmir’in işgalinin ilk günü 15 Mayıs’ta bütün
Yalvaçlılar İstanbul’da Sadrazamlığa işgali kınayan protesto
telgrafları gönderdiler. Bu telgrafta; “Biz namusumuz ile
yaşayacağız, namusumuz ile öleceğiz. Türk milleti zilletle
yaşayamaz. Bu kadar hakir bir millete katlanarak yaşamak
isteyen bir Türk ve Müslüman düşünülemez. Biz daha ölmedik.
Büyük hakanımıza şanlı tarihimizin son kurbanı olacağız.
Gayret borcumuz, ya İzmir ya ölümdür. Vatan için ölmeye
âmâdeyiz” deniyordu. Yine aynı gün Keçiborlu, Uluborlu ve
Şarkikaraağaç işgallere tepki göstermiştir.
İlçelerde bu gelişmeler meydana gelirken, Isparta’da millî
mücadelenin öncülerinden olan Hafız İbrahim (Demiralay),
memleketi olan Gelendost’un Afşar nahiyesine gelerek, evinde
yörenin ileri gelenleriyle vatanın içinde bulunduğu durumu
görüştü ve bu görüşmelerin sonucunda; “İzmir’in işgali
meselesini İstanbul Hükümeti’nin siyaset masası değil, ancak
Türk’ün kendi kuvvet ve silahı halledecektir” denilerek halk
silahlı direnişe çağrıldı. Yine Isparta’da millî mücadelenin
önderlerinden olan ve o günlerde henüz 22 yaşında olan
Akkaşzâde Süleyman Turgut da Gençler Yükselme Cemiyeti
Başkanı olarak Hafız İbrahim’le birlikte bütün
Ispartalıların hislerine tercüman olarak Isparta’da bir
protesto mitingi yapılmasına önayak oldular. 11 Haziran
1919’da Hükümet Konağı önündeki meydanda 15.000 kişinin
katıldığı büyük bir miting düzenlendi. Mitingde alınan
kararlar İtilaf Devletleri temsilcilerine ve Paris Barış
Konferansına telgrafla bildirildi.
O günlerde İzmir’den gelen bazı Ispartalıların Yunanlıların
yaptığı insanlık dışı mezalimi anlatmaları üzerine halk
büsbütün galeyana gelmiştir. Hafız İbrahim bu haberleri
duyar duymaz Isparta halkını cihada davet etti. Bu davet
üzerine tüm ahali Isparta’da toplanmaya başladı. İlk
protesto mitinginin üzerinden daha 10 gün geçmeden 20
Haziran 1919 özellikle şehrin pazarı olması münasebetiyle
Çarşamba günü Isparta’da ikinci bir miting yapıldı. Yaklaşık
18.000 kişinin katıldığı bu büyük mitingin öncekinden farkı
silahlı bir toplantı ve gösteri olmasıdır. Mitingin
başlangıcından sonuna kadar, şehrin bütün camilerinin
minarelerinden tekbirler getirildi, halk Allah için cihada
davet edildi. Oradakiler de bu davete yemin ederek söz
verdiler.
Beyannâme:
" Ey Müslümanlar; sefil ve çıplak Yunanlılar’ın mülevves
ayakları altında ezilen muazzez topraklarımızın hayat ve
namusu perişan edilmiş zavallı dindaşlarımızın imdadına
koşmak zâtiyyen her ihtimale karşı Isparta’mızı da muhafaza
ve müdafaa etmek üzere, Allah’ını, Peygamberini, dinini,
vatanını bi-hakkın seven Müslümanlara hayatını, servetini
fî-sebilillah feda etmek farz-ı ayın olmuştur. Yoksa, kavm-i
benî İsrail'e mahsus olan zillet ve meskenet ile namus-ı
vatan muhafaza edilemez. Ecdadımız hayatlarını istihkâr
ederek parlak kılınçlarıyla kainata yön aldırmışlardır. Biz
onların evladı değilmiyiz? Eski Yunan muharebesinde Dömeke
kalesini 6 günde süngülerine itaat ettiren Isparta gazileri
değil midir? Çanakkale’de Anafartalar’da aslanlar gibi
çarpışarak düşmanın kızgın ateşlerine göğüs geren ve
milletinin sebe-i ihtiramında namını şerefle yâd ettiren 36.
Alayın efradı kimlerdir. Evet! Isparta kahramanlarıdır ve
kökünde Isparta namına camii havlisinde vaktihâne önünde
cihâd sancağı altında toplanacak olan mücahitlerimizin büyük
bir fedakarlıkla namus-ı vatanı müdafaa ve İzmir
vilayetimizi istirdât edeceklerine şüphe etmem. Esasen
vatanım uğruna hayatımı fedaya hazır olduğumu huzurunuzda
yemin ile beyan ettim. Siz de kabul ettiniz. Başınızda
olduğum halde Cenab-ı Hak’a ahdimi din ve vatana karşı
vazifemi hâlisâne ifa etmek istiyorum. Buradaki ailenizin
maişetini temin, harçlığınız, silahınız, ihzâr edilmiştir.
Memleketimizin eşraf, mu'teberânı her veçhile fedâkarlık
ediyorlar. Artık eli silah tutanları vazife-i vataniyeye
davet ediyorum. Nusret-i İlahiye bizimledir. (Vecahidû
fillâh) ilh... "
21 Haziran 1335 Isparta Mili Müdafaa-i Vataniye Heyeti
nâmına Tahir Paşazâde İbrahim
Yunan işgallerine karşı müteyakkız olan Isparta halkı, aynı
hassasiyeti İtalyan işgallerine de gösterdi. 1919 Ağustosun
ortalarında İtalyan işgallerini protesto etmek için
Isparta’da yaklaşık 8.000 kişinin katıldığı bir miting
yapıldı. Mitingde alınan kararlar şiddetli bir dille
İtalyanlara bildirildi. Bunun üzerine Burdur’daki İtalyan
süvari bölüğü geri dönmeye mecbur oldu.
b) Isparta’da Millî Teşkilatlanma ve Isparta Müdafaa-i Hukuk
Cemiyeti: Mondros Mütarekesinden sonra Anadolu’nun diğer
yerlerinde olduğu gibi Isparta’da da cemiyetler kuruldu.
Bunların başında Cemiyet-i İlmiye ve Gençler Yükselme
Cemiyeti geliyordu. Isparta’da milli hislerin uyanması,
bilinçlenmesinde ve kamuoyunun oluşmasında bu cemiyetlerin
büyük rolü oldu. Bu cemiyetler düşmana karşı mücadele
gündeme gelince Isparta Millî Müdafaa-i Vataniye Heyeti adı
altında faaliyet göstermeye başladı. Bu arada İstanbul
Hükümeti’ne sadık bazı mülkî idarecilerin milli yapılanmaya
karşı olumsuz davranışları da oluyordu. Bütün olumsuz
gelişmelere rağmen Heyet-i Temsiliye’nin aldığı olumlu
tedbirler neticesinde 21 Eylül 1919’da Isparta Müdafaa-i
Hukuk Cemiyeti resmen kuruldu. Aynı günlerde Isparta
mutasarrıflığı İstanbul Hükümeti ile bağlantısını keserek,
Heyet-i Temsiliye’ye bağlandı. Bu bağlılık ve Isparta’daki
milli teşkilat ve alt birimleri 27 Eylül 1919’da bir
telgrafla Sivas’ta bulunan Mustafa Kemal’e bir rapor halinde
bildirildi. Mustafa Kemal Paşa da bir gün sonra gönderdiği
cevapla Isparta Müdafaa-i Hukuk Cemiyetini bu
faaliyetlerinden dolayı taltif ederek başarılar diliyordu.
Artık Ekim 1919’dan itibaren Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti
Isparta’da tek otorite olarak her türlü sosyal ve siyasi
olayları kontrolü altına aldı. İlk aşamada batı ceph,esinde
Yunanlılara karşı mücadele eden milis kuvvetlerimize,
ardından da daha sonra bölgeye gönderilen düzenli birliklere
maddi, manevi ve insan gücü olarak yardımlarda bulundu.
Isparta ve havalisinden toplanıp, cepheye gönderilen
mücahitler cephede canla başla mücadelelerine devam ederken
Hafız İbrahim, Mustafa Kemal Paşa’nın izniyle Fevzi Paşa’nın
da isteği üzerine yeni bir kuvvet oluşturup, cepheye sevk
etmek üzere görevlendirildi. 1920 yılı Ağustos ayı
başlarında Ankara’dan Isparta’ya gelen Hafız İbrahim hemen
hazırlıklara başladı ve üç gün içinde 100 süvari ve 200
piyadeden oluşan gönüllü teşkilatı meydana getirdi. Bu
kuvvete “Demiralay” adı verildi. Aynı zamanda Demiralay’ın
komutanlığını da üzerine alan Hafız İbrahim birliklerinin
başında derhal cepheye hareket etti. Cepheye hareket ederken
TBMM’ne bir telgrafla bilgi verirken şu ifadeleri
kullanıyordu: “Cenâb-ı kâdir mukaddes gayemize bizi vasıl
edinceye kadar silahlarımızı düşman sinesinden
ayırmayacağımıza yemin ve alayın bayrağı altında ruhumuzu
teslim etmeye imanımızla karar verdik”. Mustafa Kemal Paşa
da Büyük Millet Meclisi adına gönderdiği cevabi yazıda
vatanın korunması konusunda gösterdiği hassasiyet ve
fedakarlığından dolayı Isparta sancağına teşekkür etti.
Demiralay, cepheye ulaştıktan sonra Sarayköy,
Buldan-Güney-Çal cephelerinde düşmana karşı mücadelesinde
olağanüstü başarılar göstererek destanlar yazdı. Bu yüzden
Batı cephesindeki başarılar içerisinde Demiralay’ın ayrı bir
yeri vardır. Başarılarından dolayı TBMM ve Batı cephesi
komutanlığının sürekli olarak takdirini toplamıştır.
Demiralay, 2 Aralık 1920’de düzenli ordu içine alınmış ve
39. Piyade Alayı adıyla sonuna kadar millî mücadelede yer
almıştır.
Millî mücadelenin en şiddetli dönemlerinde Isparta, asker
göndermenin yanı sıra cephenin yiyecek ve giyecek
ihtiyacının hemen hemen tamamını karşılıyor, yiyeceklerin
bir kısmını çoğu zaman halktan toplanan ayni yardımlarla
sağlanıyordu. Düşman zulmünden kaçan Aydın muhacirlerine,
hatta Maraş cephesine, nerede ihtiyaç varsa oraya
yapabildiği kadar maddi yardımlar yapmıştır. Cephe gerisi
hizmetleri içerisinde yaralı askerlerin bakımı ve tedavisi
de vardı. Etrafındaki cepheye yakın illerin hemen hepsinin
düşman işgalinde veya işgal tehdidinde bulunması sebebiyle
cephe gerisi, lojistik hizmetler bakımından Isparta’yı daha
da ön plana çıkarmıştır. Bu maksatla oluşturulan hastane
hizmetleri bugünkü, bölgenin önemli ve tek asker
hastanesinin de temelinin atılmasında önayak olmuştur.
|